Manastır çok sevimli ve eski bir şehir. Burası da çok gelişmiş veya metropolleşmiş bir kent olmamasına rağmen şehir planı oturuşmuş ve düzenli. Yürüyüş caddelerinin genişliği ve binaların insan ölçeğine yakınlığı insanın kendisini çok huzurlu hissetmesini sağlıyor. Ayrıca Atatürk’ün okumuş olduğu Askeri İdadi burada bulunuyor.
16 Ekim 2011 Pazar
Gezi stajı.....
Ulusal Park göle akan kaynakların çıktığı yeri, etrafındaki doğal alanı ve Saint Naum’un klisesini kapsıyor. Kaynağın olduğu yerde esas göle akan ufak bir göl oluşmuş durumda. Burası UNESCO tarafından korunuyor ve sadece motorsuz kayıkla girişe izin veriliyor. Suyu tertemiz ve berrak. Ayrıca hava çok sıcak olmasına rağmen su oldukça serindi. Suyun transparanlığı etrafındaki harika yeşil doğa ile birleşince ortaya muazzam bir manzara çıkıyor. Kaynaklar Ohrid gölüne oradan da Adriyatik Deniz’ine akıyor. Bir de buradan sedef çıkıyor ve her yerde sedefli takılar satılıyor.
Aziz Naum burada yaşamış mucizevi olduğuna inanılan bir takım güçlere sahip bir kişi. Rivayete göre insanları iyileştiriyormuş. Yine bir rivayete göre onun sayesinde yeşerip büyüyen bir ağaç varmış ve bu ağacı daha sonra sökmek istemişler. Bir sanatçı da bu ağacı Aziz Naum’un heykeline çevirmeyi önermiş ve ağacı oyarak bir heykel yapmış. Daha sonra bu heykeli vaftiz etmişler ve heykel hala duruyor.
Aziz Naum kilisesi ise 9. yy’da kendisinin yaptırdığı bir kilise. Kendi mezarı da burada yer alıyor. Eğer içten bir imana sahipseniz hangi dine mensup olduğunuzu gözetmeksizin kulağınızı mezarın üstüne dayayınca kalp atışlarını duyabileceğinize inanıyorlar. Duvarlardaki freskolarında kendine özel bir sırası olduğunu öğrendim. 3 sıra halinde olan bu freskoların alttan ilk sırası yaşayan azizlere ait, ikinci sırası Aziz Naum’un mucizeleri hatta incilden sahnelerbarındırıyor, en üst sıra ise Hz. İsa’ya ait. Aynı zamanda kiliselerin girişi hep batıdan olurmuş. Bunun sebebi de güneşin battıığı yer olan batıdan, karanlıktan gelip; ışığa yani doğuya gitmek.
Gezi stajı....
Ohrid(Ohri) şehri Makedonya’nın en büyük göllerinden biri olan Ohrid gölünün kıyısında konumlanmış. Balkanların en eski tektonik gölü olan Ohrid’in üçte biri Arnavutluk’a ait, üçte ikisi ise Makedonya’ya. Arnavutça ve Türkçe yaygın olan dillerden. Türk olmayanlar bile çat pat Türkçe konuşuyor, hatta satıcılar bile İngilizce’den çok Türkçe biliyorlar. Dindar bir kesime ev sahipliği yapıyor. Hıristiyanlığın yeni yayıldığı dönemlerde bu bölgeye yoğunlaşılmış ve bu yüzden birçok sayıda kilise var. Şehrin yüksek tepelerine kocaman haçlar dikilmiş ve bunlar gece ışıklandırılıyor.
Şehir Üsküp’e göre daha zengin ve gelişmiş. Yollar ve sokaklar daha düzenli, apartmanlar daha bakımlı ve özgün. Üsküp’te de Priştina’ya benzer biçimde siteleşmiş apartmanlar yaygındı ve mimaride farklılaşma görülmüyordu. Ohrid’de ise binalar daha farklılaşmış ve daha kaliteli bir yaşam sürüldüğü her açıdan kendini belli ediyor. Bunun sebebi tahmin edilebileceği gibi şehrin geçim kaynağı olan Ohrid Gölü. Tarih boyunca su kenarına yerleşen şehirler hep daha ileri olmuştur. Eskiden en önemli geçim kaynağı balıkçılıkken 1980’de UNESCO’nun gölü korumaya karar vermesiyle balıkçılık yasaklanmış. Birkaç yıl sonra da gölde yaz turizmi yapmaya başlamışlar ve bu bölgeler şehrin en önemli turizm merkezi haline gelmiş.
“Bay of bones”(kemik koyu) Ohrid’in kıyısında bir açıkhava müzesi. Bu ismi almasının sebebi ise gölün dibinde çok eski zamana ait kemiklerin bulunmuş olması. Sadece kemik değil suyun 3-5 metre derinliğinde kütükler bulunmuş. Araştırmalar sonucu orada erken demir çağından kalma bir yerleşim olduğu saptanmış. Bulunan mimari ipuçlarına göre aynı malzemeler kullanılarak yeniden inşa edilen yerleşke açık hava müzesi olarak sergileniyor. İnsanlar kıyıdan 12 metre açıkta yaptıkları iskelenin üzerine kurmuşlar evlerini ve burada yaşamışlar. Kıyıyla iskele arasına ise geçici bir köprü kuruyorlarmış. Vahşi hayvanlardan korunmak için geceleri köprüyü kaldırıyorlarmış. Bulunan kemiklerin ise çoğunlukla alet olarak kullanıldığı anlaşılmış. Evlerin yapımında odun kütüğü, çamur ve hasır kullanılmış.
Gezi stajı...
Makedonya; Büyük İskender’in ülkesi. Yüzyıllarca Osmanlı İmparatorluğunun hakimiyetinde varolmuş ve birçok Türk izi taşıyor. Kosova, Sırbistan, Arnavutluk, Yunanistan ve Bulgaristan’ın ortasında yer alıyor. Tek ırmağı olan Vardar nehri ve Vardar ovası burada. Makedonlardan sonra en çok Arnavut nüfus var, bunu Türkler takip ediyor. En yaygın din olan Ortodoksluk’tan sonra İslam geliyor.
Başkent Üsküp, Yahya Kemal ve Rahibe Teresa’nın doğduğu yer. Kosova’ya göre daha gelişmiş bir şehirleşme mevcut. Oranın “İstiklal Caddesi” sayılacak bir cadde restoran, bar ve mağazaları barındırıyor. Caddeye araba ile giriş yok ve bir başında tarihi bir taş köprü yer alıyor. Köprünün hemen yanında nehir kenarında Rahibe Teresa heykeli yer alıyor. Ayrıca bu heykellerin hemen arkasında ise köprüden geçince sizi karşılayan Büyük İskender’in devasa heykeli beraberinde bir meydan var. Rahibe Teresa’nın müzeye dönüştürülmüş evi de bu cadde üzerinde yer alıyor. Ayrıca meydanın hemen karşısında bir de üniversite var. Anlayaçağınız burası tarihi, turistik, ticari, ve eğitimsel unsurların birarada barındığı bir zon.
Köprünün öteki tarafında Türk Pazarı adında bir mahalle var. Burada çeşitli el yapımı ürünler satılıyor. Ancak tezgah sahiplerinin hepsi Türk değil. El yapımı satan tezgahların dışında bir de birçok kuyumcu var. Diğer tarafta daha şehirli bir görünüm varken burada tek veya iki katlı bitişik nizam yapılar, dar sokaklar yer alıyor. Gezi stajı..
Prizren ufak bir Türk şehri. Nüfusun yüzde 90’ını Türkler olusturuyor. Burası Priştina’ya kıyasla daha turistik ve sevimli bir kent. Şehir merkezinde yer alan sokaklara araba girişi yok, ve arnavut kaldırımı. Küçük bir akarsu ve üzerinde taş bir köprüsü var. Ayrıca çok sayıda cami ve şapelleri var.
Şehrin merkezinde eski ve taş yapılar yer alırken, merkezden uzaklaştıkça yeni binalar yerini alıyor. Bu binalarda ilgimi çeken şey camları oldu. Neredeyse tüm binalarda lacivert renkli aynalı cam kullanılmış. Görsel açıdan epey kötü bulduğum bu kullanımın yaygınlığına bir anlam veremedim.
Gezi stajı.
Şehrin henüz tam olarak kalkınamamış olması mimariye de yansımış. Şehirleşme kavramı oturmamış ve dağınık yerleşme söz konusu. Şehir merkezinde siteleşmiş apartman yerleşimi görünse de bu çok dar bir çevrede gerçekleşiyor. Bu çemberin dışında ise müstakil bir veya iki katlı evler yaygın. Bu evler herhangi bir köysel çevrede birleşmiş değil, ve birbirinden bağımsız. Çoğu ev tuğlalı haliyle bırakılmış, sanki yapımı devam ediyormuş gibi duruyor ancak insanlar bu evlerde yaşıyorlar. Bu o kadar yaygın ki, bunun oraya özel mimari bir tarz olduğundan şüphelenmedim değil. Aslında şehir merkezindeki apartmanların dışında da tuğla kullanımı var. Fakat bunlar ateş tuğlası kullanılarak istemli şekilde yapılmış.
Terkedilmiş bir getto izleniminin yanında, tuğla ve betonun böyle açık bir şekilde kullanımının ilgimi çektiğini ve biraz da olsa hoşuma gittiğini söylemeliyim. Ayrıca çatılar genellikle üçgen ve dik. Bu ise kışın yağan karın kolaylıkla çatıdan uzaklaşmasını sağlıyor.
Gezi stajı
Kosova bağımsızlığını yeni kazanmış, halen bazı ülkeler tarafından tanınmayan bir ülke. Yakın geçmişinde bir savaş var ve onun izlerini silmeye çalışıyor. Bölgede yaşayan bir hayli Türk var ve Türk kültürü yaygın. Aslında daha çok osmanlı kökenlerinden gelme bir kültür benzerliği var. Damak tadı da bunlardan bir tanesi. Yalnızca çay kültürümüz orada yok denecek kadar az. Çayın yerine avrupadan öğrendikleri “macchiato”yu içiyorlar sıkça. Hatta ulusal içecekleri olarak gördüklerini bile söyleyebilirim.
Kosova’nın başkenti olan Priştina savaş sonrası toparlanmaya çalışan bir şehir. Çoğunlukla Arnavutlar yaşıyor. En çok Arnavutça, Türkçe ve kısmen İngilizce konuşuluyor. Kosova Türklerinin dili bizimkinden az da olsa farklı. Osmanlı ve onun değerlerine oldukça bağlılar.
Kosova’daki en eski Osmanlı yapısı olan Sultan I. Murat’ın türbesi de bu şehirde bulunuyor. Türbe I. Murat’ın oğlu Yıldırım Beyazıd tarafından yaptırılmış ve burada sadece iç organları gömülü. Esas mezarı ise Bursa’da. Türbenin yanında bir de müze bulunuyor. Müzede Osmanlı ile ilgili bilgiler, haritalar, kıyafetler, ve çekilmiş bazı fotoğrafların aslı bulunuyor. En ilgi çekici obje de Osmanlı’nın avrupaya kazandırdığı belki de en önemli şey olan ilk tuvalet.
Şehir, daha doğrusu şehir merkezi çok küçük. Dışa yayılan metropollerin aksine kasaba sayılacak kadar ufak. Ana hat; sadece yaya geçişine izin veren, çoğu restoran ve mağazaların bulunduğu bir cadde. Burası en işlek ve populer yer. Caddenin sonunda kendini hiç de belli etmeyen bakanlık binası var. Kamusal alan olduğu öyle veya böyle anlaşılsa da pek ehemmiyetli gözükmüyor. Bu binanın önünden itibaren caddenin bitimine kadar duvarlara asılmış binlerce kişinin fotoğrafları var. Bunlar savaşta kaybedilenlerin fotoğraflarıymış. Maksimum sosyalleşmenin yaşandığı bu ana caddenin bu kısmında farklı bir atmosfer yaşanıyor. Şehirde Bill Clinton’ın bir heykeli var. Kosova’nın bağımsızlığını kazanması uğruna çalıştığı için bir minnet ifadesi bu heykel.
19.gün
Bugün bize yapacak pek bir iş olmadığından sabahtan diğer grubun yaptığı okula gittik hep beraber. Orada Nedim hoca bir kapanış konuşması yaptı ve stajımızın bittiğini ilan etti. Bu macera da burada son buldu.
18.gün
Bugün alçı sıva devam etti ve sıvaların üstü zımparalanmaya başlandı. Tuvaletlere tesisat boruları döşendi ve mıntıka temizliği yapıldı.
17.gün
Bugün Dyo tarafından boya tulumları dağıtıldı ve ben de dahil birkaç kişi bunları giyerek alçı yaptık. Bir grup üst katta eksik kalan alçıları yaparken bir grup da kurumuş olan alçıların üstünden ikinci katı geçti. Ayrıca mıntıka temizliği de sürdü.
16.gün
Bugün yapılan iş belkide bugüne kadar olanların en zevklisiydi. Ustalardan biri bize alçı karıştırmayı ve file bandı çekip üzerine alçı sıvamayı öğretti. Duvarları boyaya hazırlamak için bu şekilde alçıpanların arasını sıvamaya başladık. Öğleden sonra Dyo’dan gelen bir yetkili bize boyama hakkında ufak bir seminer verdi. Akşam üzeri ise anaokulumuzun şerefine düzenlenen kokteyl için hazırlanıldı.
15.gün
Betopan, ve tyvec işleri devam etti. Ayrıca yine mıntıka temizliği gerçekleşti. Bugün mıntıkadakilerin bir kısmı bahçedeki malzemelerin düzenlenmesiyle uğraştı. Bir de yanlış yere açılmış giderlerin düzeltilmesi yapıldı.
14.gün
Bugün öğleden sonra Mimarlar Odası’na oradaki sergiyi gezmek ve odayla ilgili bilgi almak için gittik. Sergide ünlü mimarların çizimleri yer alıyordu. Sabah ise şantiyede tyvec kaplama işine devam ettik. Aynı zamanda ustalar da betopanları taktılar.
13.gün
Bugün iki yeni malzemeyle tanıştık. Bir tanesi benim de görev aldığım tyvec kaplama işlemi. Tyvec osb’nin sudan korunması için üzerine kaplanıyor. Bis cins kağıda benziyor. İkincisi ise betopan. Bu da tyvec’in üzerine vidalanıyor ve bu katmanın üstüne boya yapılabiliyor. Hatta üzeri boyanmazsa betopan su geçiriyormuş.
12.gün
Bugun öğleden sonra Nedim Hoca’nın yaşadığı yer olan Heybeli Ada’ya gidecektik. Sabahtan bahçe düzenlemeleri için ölçü alındı ve sonra diğer gruplar birleşerek adaya gittik.
11.gün
Bu sabah gittiğimizde matkaplarımızın çalındığını öğrendik. Bu sebeple hiç bir iş yapamadık ancak öğleden sonra bir grup cam yünü döşemede çalıştı. İkinci kattaki ilk işimin cam yünü olması talihsizlik olabilir çünkü taş yünü kadar kaşındırıcı olmasa da ben rahatsız oldum bu malzemeden.
10.gün
Bugün tasarım resmi olarak bitirildi ve yollandı. Ayrıca bina da epey ortaya çıktı. İlk kez cam yünü yapıldı ve taş yünü kadar kaşındırmadığı ortaya çıktı. Bir yandan alçıpanların takılması tamamlandı. Bir de mıntıka temizliği rutininde devam etti.
9.gün
Bugün alçıpanlar takılmaya devam edildi. Benim grubum da bugun ilk olarak alçıpanların gereken ölçüde kesilmesi ve taşınmasında görev aldı. İlk başta kesmek de biraz zorlandık ancak sonra yöntemini kavradık ve seri bir şekilde çalışmaya başladık. Öğleden sonra ise yine santrale tasarımımızı geliştirmeye gittik. Ertesi gün tasarımın bitmiş halini teslim etmemiz gerektiği için epeyce yol almamız gerekiyordu. Ayrıca biz yokken şantiyede omegaların kirişlere vidalama işlemi yapılmış.
8.gün
Yaklaşık bir haftadır şantiyede günün belli saatlerinde biraraya gelip okulun dış cephesinin tasarımını tartışıyorduk. Kullanılacak malzeme, renkler, ve tasarım hakkında öneriler olusturduk. Bugün ise şantıyeye gitmek yerine tasarım grubu olarak santrale gittik ve önerilerimizi hocalarımıza ve Can Çinici’ye sunduk. Taslaklardan iki tanesi üzerine yoğunlaşmamız istendi.
7.gün
Bugün benim de dahil olduğum bir grup taş yünü yaptı. Alt kattaki birkaç odanın hepsi taş yünüyle kaplandı. Taş yünü çok kaşındıran alerjik bir malzeme, bu nedenle üzerimize uzun kollu şeyler giydik ve maske taktık. Malesef yine de taş yününün gazabından kurtulamadık. En ufak bir rüzgarda havaya saçılan küçük partikülleri bizi epey kaşındırdı. Bu sebeple de her grubun yalnız bir kere taş yünü yapmasına karar verildi. Ayrıca alçıpanlar da gelmiş ve monte edilmeye başlanmıştı. Yeşil alçıpanlar tuvalet için yani suya dayanıklıydı, griler ise odalar için kullanılıyordu.
6.gün
Haftasonu biz yokken çatı makasları takılmıştı fakat Cuma günü bitmemiş olan osb takma işlemine devam ettik. Bazı yerlerde osblerin yamuk veya düzgün hizalanamamış olması nedeniyle söküp tekrar taktığımız osbler de oldu. Ayrıca artık çalışma alanımızı daha temiz tutmak adına mıntıka temizliği yapılmaya başlandı.bunun için hergün farklı bir grubun seçilmesine karar verildi.
5.gün
Bugun önceki gün gelmiş olan osblerin takımı başladı. Genelde hazır ölçüsünde kullandığımız bu malzemeyi gerektiği yerde gereken ölçüde kestik. Bunlar ağır olduğu için en az iki ya da üç kişiyle taşınabiliyordu. Osbleri profillerin üzerine düzgün vidalanacak şekilde hizaladık ve matkap yardımıyla vidaladık.
4.gün
Bugün kirişlerin takılması başladı ve bunların istenen yere taşınmasında görev aldık. Yamuk olan profillerin düzeltilmesi için başka bir profili iki profil arasına eğik bir şekilde vidalayıp çekiştirme yöntemi uygulandı. İşlem gerçekleştikten sonra vidalanan profil söküldü. Ayrıca üst döşemeyi taşımaya yardımcı malzeme olan omegalar takılmaya başlandı. Bunun yanında Şebnem Hocayla birlikte tasarım üzerinde fikir bulmak için toplandık.
3.gün
Önceki gün arkadaşlarım panellerin çoğunu yerleştirip plana oturtmuştu. Bende profiller üzerindeki kodlamaları öğrenerek bunların taşınmasında görev aldım. Alt katın kalan panellerini de yerleştirdik. Daha sonra yerleştirdiğimiz panellerin plana tam olarak uyduğundan emin olmak için köşelerden ip bağlayarak gerdik. Hepsinin yerinde ve düz olduğunu gördükten sonra da köşe bent kullanarak yerine sabitledik.
Yapı ve teknoloji stajı
1.gün
İki gruba ayrılırak iki ayrı anaokulu inşa edecek olduğumuz yapı stajının ilk gününde, kullanacağımız çelik profilleri üreten Proev firmasının Çekmeköy’deki fabrikasına gittik. Burada çelik profillerin üretimi, biraraya getirilmesi ve vidalanması gibi şeyleri deneyimledik. Daha sonra her iki grubun da çalışacağı okulların arazilerini görmeye gittik. Benim okulum Atatürk İÖO’ydu.
Autodesk Revit Architecture
Bir haftalık bu Revit Architecture eğitiminde birçok şey öğrendik. Öncelikle sadece Revit değil Autodesk’in diğer programlarıyla da ilgili bilgi aldık ve bir fikir sahibi olmamızı sağladı. Daha sonra Revit içindeki komutlar, başka programlarda çizdiklerimizle Revit’i nasıl biraraya getirebileceğimiz, bina tasarlarken bu programın bize sağlayabilecekleri, yapı elemanlarının nasıl birleştirerek binayı oluşturabileceğimiz gibi pek çok faydalı konuya değindik. Eğitimin sonunda her birimizin Revit kullanarak insa ettiği tepeden tırnağa tam bir yapısı vardı.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)




